Yorumlarınız üzerine cevap hakkı doğunca Mehmet Bey yeni bir yazı kaleme almış.

Yazının ilk bölümünü şuradan okuyabilirsiniz.

Nabrut hanım
Yazımı yayınladığınız için öncelikle teşekkür ederim. Gelen yorumları okudum. İnternet ortamı da olsa empati yaparak sizi anlayan insanlar olduğunu görmek beni mutlu etti.  

Yazıyı size yazarken derdimi paylaşmanın yanı sıra amacım biraz da hanımların ben ve benim gibi olan kişileri anlamasını sağlamaktı. Yazı ne kadar uzun olsa da kimi kaçan ve tam anlaşılmayan taraflar olabiliyor.

Herkesin fikrine saygı duyduğumu belirterek kimi eleştirilere de yanıt vermek istiyorum. 

1. Öncelikle en başta şunu belirtmeliyim. Müslüman birinin en önemli vasıflarından birisi emanete sahip çıkmak ve başkalarının o kişiden emin olmasıdır. Yazıklar olsun biz erkeklere ki Peygamberimiz (s.a.s.)’in veda hutbesinde bize emanet ettiği hanımlar bugün bize güvenemez hale gelmiş. Güven sağlamak için de eşini değil, teminat olarak işini ve makamını görmüş. Bunların yanında bir hanımın fıtratı sebebiyle sahip olduğu duygusal ihtiyacını da hep göz ardı etmişiz. Hatta saçma görmüşüz. Oysa Peygamber Efendimiz’in eşlerine olan muamelelerini bir bilseydik…

Bu erkeklerin suçu ne yazık ki Nabrut hanım. Emanete böyle hıyanet edilmemeli idi. Şimdi sıkıntısını da biz çekiyoruz ancak şunu da belirtmeliyim ki hanımlarda tamamen masum değil. Hanımlarda medya aracılığıyla olsun, başka söylemlerle olsun erkeklere meydan okumaya girişti. İhtiyacı olmasa dahi kendini kanıtlamak ve erkekle bir yarışa girmek için şartlarını zorladı. Allah (C.C.) kudsi hadiste “ben kulumun zannı üzereyim buyuruyor”. Bir hanım sadece yarın kocam beni boşarsa ortada kalmayayım ve kimseye muhtaç olmayayım gibi bir sebeple işe girerse ve bu tutumu eşine de evlilikte yansıtırsa boşanma olması da muhtemel çünkü zannımız aslında fark ettiğimizden çok düşünce ve davranışlarımıza yansıyor.

2. “Kim işsiz gencecik bir adama kız vermek ister ki?” demişti bir hanım yorumlarda. Yani ben denemesini yaparak test ettim. Gördüm ki kimse. Gene de haksızlık olmasın benim duyduğum olaylarda var ama bir elin parmakları kadar ancak.

Benim bu konuda fikrim en baştan, evlenmek için arayışa başladığımdan beri şu şekilde idi. İsteklerimiz hem fazla hem de tam beklediğimiz bir vakitte olsun istiyoruz. Yani evlenelim istiyoruz ancak hiçbir işimizi bölmesin, hiçbir işimize veya yapacağımıza engel olmasın diye umuyoruz ancak bu mümkün değil. 

Hanımlar açısından baktığınızda dindar, evini çekip çevirecek, kadın fıtratından anlayacak, eli yüzü düzgün, boyu posu yerinde, mesleği olan, arabası olan, evi olan vs. Bunların hepsi, biri veya birkaçını istiyor hanımlar. Mesela sadece istenilen şeyler de değil aynı zamanda istenilen zamanda. Okul bitsin, işe girilsin, para biriktirilsin biraz da arkadaşlarla vakit geçirilsin ondan sonra evlenilebilsin. Sizce de bunların hepsinin bir arada gerçekleşmesi çok zor değil mi? İşte bu noktada kişiler ne tür fedakârlık yapabilir bunu düşünmek gerekmiyor mu? Erkekler içinde aynısı geçerli.
İyi bir evlilik istiyoruz ama ne kadar emek veriyoruz Nabrut hanım?

Şu algı beni rahatsız ediyor Nabrut hanım. Evlilik elbet kader ve kısmettir. Ancak çalışacağınız işte öyledir, evlatta öyledir, öbür önemli işlerimizde öyledir. Burada mesele evet tevekkül etmek ancak elimizden geleni de dua ile olsun, emek (fiili dua)  ile olsun gerçekleştirmek. Zaten tevekkülün gerçek manası bu. Ne kadar uğraşsak ve çabalasakta evlilik öncesinde sonunda boşanmayla bitecek bir evlilik gerçekleşebilir ya da uğraşmasanız dahi çok iyi biri ile karşılaşabilirsiniz ancak mesele bu değil. Mesele bize düşen vazife. Bu da çaba harcamak. 



Bu kadar anlatımdan sonra kendim hakkında gelmek istediğim mesele şu. Evliliği şartların mükemmelleştiği bir vakitte olmasını beklemedim çünkü bu bence çok hayalperest bir düşünce. Karşıma iyi biri çıksa işlerim aksasa dahi ben evlenmek isterdim çünkü iş veya okulu her zaman okuyabilirsiniz ancak iyi biri ile evlilik hesaplanan bir şey değil. Annem şu an 50 yaşında tarih okuyor ancak tarih okuyacağım diye belki evlenmeseydi şu an 3 çocuklu bir anne olması zor olurdu. Babam gibi de evde kendisine yemek yapan bir professör de bulamazdı sanırım.

Bu sebepten şartlarımı zorladım o zamanlar. Bunun yanında sadece boş bir çabanın yanı sıra bulduğum her fırsatta dua ettim. Hem de evlilikle ilgili evlenmeden önce üstüme düşen vazifeleri yapmaya gayret ettim. Evlilikle ilgili tonla eser okudum. Dini kaynaklar, psikologların, sosyologların vb. kitapları. 2000 sayfa kitap okumuşumdur nerdeyse. Bunun yanında meslek anlamında da sabah akşam uğraştım. Hakkımla girebileyim diye de babam çok yüksek düzeyde biri olmasına rağmen asla torpile başvurmadım. İşe de Elhamdülillah girdim.

Ben elimden gelen her şeyi yaptım.

3. Bir hanım genç evlenen bir akrabasının örneğini vermiş. Nasıl kötü sonuçlandığından bahsetmiş. Benimde rahatsız olduğum durumda burada başlıyor. Fevri insanlar çok rahat evleniyor Nabrut hanım. Genellikle de erken evlenen kişiler fevri, heyecanlı kişiler oluyor. Evlilik meselesi üstüne fazla kafa yormuyorlar.  Sonra evlilik kafalarında düşündüklerinden çok farklı oluyor birçok anlamda. 


Bu kişiler genellikle fevri davrandıklarından öbür işlerinde de aynı şekilde hareket ediyorlar. Bu sefer toplumda erken evliliğe karşı müthiş bir önyargı oluşuyor. Görülen örnekler genellikle aynı oluyor çünkü. 

Burada benim gibi itidalli kişilerde arada yanıyor. Her işin bir edebi ve usulü vardır. Görücü usulüne yönelmemim sebebi de işte bu gidilen yolun varılan hedefte önemi olduğunu düşündüğüm içindi. Yoksa zaten şu an bunları size yazmıyordum çoktan evlenmiştim ama nasıl bir evlilik olurdu bilemiyorum.

Okurken evlenen ve iyi giden birkaç örnekte vermek istiyorum. 

Türkiye Bilimler Akademisi üyesi bir Professör amca ile görüşüyordum. Bana üniversite okurken nasıl evlendiğini anlatmıştı. Usülüne göre tanışmışlar ve şu an hala devam eden bir yuvaları var. Babam annem ile nişanlandığında gazete saran bir adammış Nabrut hanım ancak erken yaşta professör oldu. Benim çevremde de böyle örnekler var ancak bu örnekler de hep hassasiyetlere ve edebe dikkat edilmiş.

İşte fevri kişiler genellikle edebe dikkat etmeden atılıyorlar. Bu sebeple sonuçta kabak gene benim gibi itidalli kişilerin başına patlıyor ancak her zaman edeb, illa edeb. Şu dizeler ondan çok manidar:

Edeb bir taç imiş Nur-u Hüdadan
Giy ol o tacı emin ol her beladan

4. Hayalperest biri değilim. Hatta aksine çok ayakları yere basan biriyim. Evlenirken tabi ki nerede ve nasıl şartlarda geçineceğimizi enine boyuna düşündüm. O zamanlar zor olacağını da biliyordum. Şimdi meslek sahibi olsam da zor olacağını biliyorum. Sadece maddi anlamda da değil.  

Bazı yorumlarda niye bu kadar acele edilmiş gibi ifadeler vardı. Yani evlilik benim tam olarak elimde olan veya benim dışımdaki kişilerinde şu kesin zamanda evleneyim dediği bir şey değil. Bu hisleri içime koyan ben değilim. Ya da başka insanların içine koyan onların kendileri değil. İyi ki de değil. 

Bende istemezdim gençlik yıllarımda bu kadar sıkıntılı geçmesini. İstemezdim yalnız, acılar ve hüzünler içinde geçirilen üniversite yıllarını. Yolda dışarıyı izlerken keşke yanımda sevdiceğim olsaydı diye acı çekmeyi istemezdim. Herkes arkadaşlarıyla mutlu mesut dolaşırken, kendi içimde sayısız çatışma yaşamak istemezdim. Çok sıkıntılar çektim. İstedim ki onlara merhem olsun birisi. 

Ailemin yanından ayrıldıktan sonra ve çevremden ayrıldıktan sonra yaşıtlarımla anlaşamadım. Yaşıtlarım sanki çocuk gibiydi.  Yani yaşıtlarınızdan çok daha büyük hissetmek onlarla anlaşamamak. Aynı dili konuşamamak. Güzel bir şey gibi geliyor kulağa olgun olmak ama değil. Sizi anlamayan kişilere bir şey anlatmaya çalışmak yıpratıyor. Bunların sonucunda ise yalnız kalmak.  Aslında yalnızlık beni sürükledi çoğunlukla da evliliğe.
Yalnızlık öyle bir dert ki kendinizi boş hayallere bağlanırken buluyorsunuz Nabrut hanım. Hiç gerçekleşmeyeceğine inandığınız şeyler, belki hiç gerçekleşmeyecek şeyler. Değersiz şeyler üzerine büyük anlamlar yüklüyorsunuz. 

Hiçbir şey zevk vermiyor. Yemek yiyorsunuz ama sanki doymuyorsunuz. Su içiyorsunuz ama sanki susuzluğunuz dinmiyor. Uyuyorsunuz ama dinlenmiş hissetmiyorsunuz. 80 yaşındaki insanları 20 yaşında anlamak. İşte yalnızlık böyle bir şey.
Hiçbir şey düzelmeyecek. Hiçbir şey yoluna girmeyecek gibi düşünüyorsunuz. Kendinizi değersizleştiriyor, başkalarını kutsuyorsunuz. Başkalarının yaptıkları hep güzel geliyor size. Özeniyorsunuz. Sizin yaptıklarınız ise hep kötü geliyor. Sanki hiçbir şeyi becerememiş gibi hissediyorsunuz.

En kötü yalnızlık biçimi de kitleler arasında yalnızlık. Belki dağda yalnız biri iç dinamiklerini anlayabilir. Kendini düşüncelere verebilir. Kendini tanıyabilir ama kalabalıklar içinde yalnızlık buna da imkan vermiyor. Ne yardan ne serden.

Konuştuğunuz ve sizi anlamayan her insan sanki deniz suyu etkisi yapıyor. Konuştukça daha çok konuşma isteğiniz ortaya çıkıyor. Sanki kalbinizde hiç dolmayan bir kap. 

Kısa süreli yalnızlıklar insanın kendini sorgulayıp hatalarını düzeltmesine vesile olurken çok uzun süreli yalnızlıklar zamanla gelen uyuşma, hiçbir şey yapmama isteği ve derin sıkıntılara sebep verebiliyor.

 İnsan gençken yalnız kalınca, anlıyor ki aslında ne para, ne makam, ne başka bir şey. Hiç biri hayırlı ve mutlu bir yuvanın yerini tutmuyor Nabrut hanım. Kişinin de aradığı aslında bu değil mi? Yanında huzurlu hissedebileceği birisi. Sarılabileceğiniz, kavuşmayı beklediğiniz birisi. Kim zengin ve ömrü boyunca yalnız olmak ister ki? 

Tüm bunları anlattım zira meseleyi abarttığım zannedilmesin. Şu sıralar hakikaten bu kadar sıkıntıdan sonra biraz gönlüm buruk. Uğraşmaktan da yoruldum biraz sanırım. Duygularımı da içime gömdüm ancak ezberlediğim bir şiirde denildiği gibi birinin tekrar uyandıracağını umuyorum:

Bir bilseydin içimdeki kaygıyı,
Şu ömrüm dolmadan bulsam sevgiyi, 
Yıllar önce kaybettiğim duyguyu,
İçimden çıkarıp bulan da sensin.