İskender Pala her sene bir kitap çıkarır, ben dört gözle bekler, çıkar çıkmaz alır ve en kısa zamanda okurdum. Ta ki; Karun ve Anarşist kitabına kadar.

Karun ve Anarşist kitabını da çıkar çıkmaz almıştım. Ama hakkında o kadar çok olumsuz yorum okudum ki elim bir türlü gitmedi. Sonrasında da yeni bir İskender Pala kitabı almadım.

Sonunda kitabı okudum.



Karun ve Anarşist ne anlatıyor?

Lidyalıların gündelik yaşantısından başlayıp Perslerle olan savaşına kadar uzanan tarihi arka plan ile 3 gencin Edusa'ya olan aşkını konu ederken birden 12 Eylül'e geçiyor. 12 Eylül Türkiyesinde yaşayan 3 gencin Lidya'da yaşayan gençlerle kesişen yaşamları ile konuyu bağlıyor.

Lidya dönemi daha okunası iken 12 Eylül dönemine geçildiğinde sanki İskender Pala değil de Canan Tan okuyor gibi hissediyorsunuz. Ağır acıtasyon, abartılı tesadüfler, gereksiz fantastik olaylarla bezeli dil o kadar basit ki, şaşırıp kalıyorsunuz. Katre-i Matem gibi bir kitabı kaleme alan usta yazarın böylesine basit bir dil kullanmasını, aşırı didaktik bir dille vermeye çalıştığı mesajları kabullenemiyorsunuz. Hele hele karakterlerin isimlerinin, mesela Edusa'nın 12 Eylül'de Asude olması, Halludas'ın Sadullah olmasının, böyle bir kelime oyununa gidilmesinin gereksizliği karşısında donup kalıyorsunuz.

Keşke hiç 12 Eylül dönemine girmeseymiş diyerek okuduğum kitapta benim için unutulmaz bir kısım vardır ki o da Bilge Solon ile Karun arasında geçen konuşmadır. Bu konuşmanın bir yerinde Bilge Solon der ki;

Bir ülkede bütün bir nesil ölmüş olsa bile, cultura yaşıyor olduktan sonra o ülke kendi küllerinden yeniden doğar.

Kültürünü koruyan ülkenin yıkılamayacağını savunan Bilge Solon karakteri kitapta en sevdiğim ve muhtemelen kitaptan aklımda kalan tek şey olarak kalacak.

Burada yazdığım diğer İskender Pala kitapları ise şöyle:

Efsane

Od

Mihmandar

İstanbulcunun Sandığı