Geçenlerde artık Instagram hesabı kullanmayacağımı onun yerine burada bazı paylaşımlar yapacağımı paylaştığım yazıya o kadar çok yorum geldi ve o kadar çok okundu ki şaşırmadım.

Şaşırmadım, çünkü ben de insanların yaşamına gözcülük etmeyi seviyorum. Yolda giderken perdesi açık evlerin içine bakmadan geçemeyen biri olarak okuduğum, yakınlık kurduğum insanın hayatından düşünceleri haricinde birkaç görüntü görmek, ev yaşamına dahil olmak, günlük yaşantısından bir şeylere şahit olmak hoşuma gidiyor. Bunun paylaşan tarafı olmak da hoş, yatak odamın kapılarını açmadığım ya da pijama sponsorunu memnun etmek adına kocamın pijamalı fotoğraflarını paylaşmadığım sürece... Hhaha! Son 4 aydır Instagram kullanmıyorum, var mı hala o pijamalı pembik teyzeler?

Neyse ben kendi pembik dünyama dönerek biraz fotoğraf paylaşıyım.

Kokorece bayılırım, ciğer severim. Sakatatla aram kötü değil. Ama şimdiye kadar paça hiç denememiştim. Yaş ile beraber kolajen üretimi azaldığı için Osman Müftüoğlu sürekli paça, kelle ve kemik suyu tüketilmesini tavsiye ediyor. Biz kemik suyunu sürekli tüketiriz, yani et suyu olmadan çorba içmeyiz ama artık düzenli olarak ayda bir defada olsa kelle, paça içmeye kadar verdim, ilaç niyetine içiyorum. Kolay bir içimi yok, bol acılı ve aşırı sıcak içildiğinde gideri var. Genç kalmanın bazı bedelleri var tabii. :D


Yukarıdaki görüntü birçoğunuzun hoşuna gitmeyecektir biliyorum. Bu aşağıdaki ile telafi etmiş olacağımı düşünüyorum. Şu meşhur düğünümüzün pastası... Düğünlerden hoşlanmadığım için gitmek zorunda olduğum tüm düğünlerde anneme ilk sorduğum yemekte ne varmış oluyor. Benim için düğün demek hiç değilse lezzetli bir şeyler yiyerek sıkıcı zamanı telafi etmek! Bu sefer de düğün yemeği beni mutsuz etmedi hususiyetle pasta enfesti! 10 üzerinden 10!


Ama kınada mutsuzdum. Bundan önce son gittiğim kınada inanılmaz güzel ekler yemiştim. Bu düğünde kuru pastalar bayattı. Kınalarda oynamaya gelmeyenler için verilen ikramların kalitesine ayrıca dikkat edilmeli, hem sıkılıyoruz hem pastalar kötü, yazık değil mi bize? Ahaha!


Babamlar daha Ankara'ya gelmemişti, canım bir şeye inanılmaz sıkkındı, babamla paylaştığım zaman bana şu mesajı yolladı. Adam duygusal kral yemin ederim. Kimin aklına gelirdi bu emojiyle elbet bulutların ardından güneş çıkacaktır mesajı vermek! Daha güneş açmadı o mevzu için ama biliyorum, açacak!


Geçen haftalarda Kore Kültür Merkezi'nin film gösterimine katıldım.


Facebook'ta gönderiyi görünce rezervasyon yaptırdım. Kültür merkezine hep uğramayı istiyordum, ortamı görme arzum vardı. Girdiğim anda kendimi Kore'ye gitmiş gibi hissedeceğimi, beni minyon, kırık Türkçeli çekik ablaların karşılayacağını umut ediyordum.

Ama bayağı kanlı canlı Türk kişileri beni karşıladı. Haha! Tek bir çekik gözlü kişi gördüm, hakkını yemeyim ama o da filmi izlemeye gelmişti. İçeriye girince de ortam, ambiyans falan bana Kore ruhunu yaşatmadı açıkçası. Türkiye'de olduğumu damarlarıma kadar hissettim hatta o kadar hissettim ki filmi izleyemedim. Evet, filmi izlemeyedim zira film gösterimi var ama sinema salonu yoktu. Sandalyeleri art arda dizmişler ve göz hizasındaki projektörde filmi görebilmemiz için içerilerde bir yerlerde Buda'ya mum yakıyorlardı sanırım. Bakınız aşağıdaki görselle ne demek istediğimi kısmen anlayacaksınız.

 
En öndeki 8 kişi haricinde kimse filmi görmedi. Evde filmi görerek izlemek daha mantıklı değil mi? Bu şartlarda insanları neden film gösterimi var gelin, diye yoruyorlar anlam veremedim. Kore dünyanın en zengin 10 ülkesi arasında gösteriliyor ama daha önce birçok ülkenin kültür merkezlerinin organizasyonlarına katılmış biri olarak büyük hayal kırıklığına uğradığım bir deneyim yaşadığımı belirtmeliyim. 

Bu sıralar benden haberler böyle.