Medine-i Münevvere kısmına geçeceğim ama öncelikle Mekke-i Mükerreme’den unutamadığım şeyler var. 

Mesela Kıbrıs’a geldiğimde bir türlü insanlarına alışamamıştım. Gözü açılmamış sığırcık yavrusu gibi insanlara aval aval bakıyordum. Muhtemelen ülkenin yabancısı olduğum metrelerce uzaktan fark ediliyordu.

Ama Mekke öyle miydi?

Ah hayır!

Sanki zaten yıllardır orada yaşıyor, her gün o yolu yürüyormuşum gibi bir his içindeydim. Hiçbir yabancılık çekmediğim gibi, sanki özümü bulmuştum. Müslümanların haricinde kimsenin alınmadığı bir şehirden bahsediyoruz tabii. 

Bir kişinin fakir ya da zengin olduğu anlaşılmıyor, herkes aynı çemberin içinde beraber ibadet ediyordu. İhramlı olmak zaten sınıf ayrımını yıkıyor ama ihramın haricinde de ne kadınlar ne de erkeklerden tevazuyu elden bırakan birini göremiyordunuz. En azından ben tesettürlü moda gurularından kimseye denk gelmiyorum.



En güzeli de ne biliyor musunuz?

Kâbe “Allah’ın evi” sıfatına harfiyen uyuyor. Aynen bir eve misafir olmuş gibi davranıyorsunuz;

Girişte ayakkabılarınızı çıkarıyor, içeriye öyle giriyorsunuz.

Karnınız mı acıktı? Çantanızdan Allah ne verdiyse çıkarıp o güzel ev sahibinin evinde yer sofranızı kuruyorsunuz.

Uykunuz mu geldi, başınız Kâbe’ye gelecek şekilde uyuyuveriyorsunuz, her ne kadar ben bunu edebe riayeten tasvip etmesem de!

Susadınız mı?

Ev sahibi onu da baldan tatlı zemzem olarak ikram ediyor.

Yorulduğunuz da oturup evine bakmayı, evet sadece bakmayı bile ibadetten sayıyor! Allâhu Ekber!

Herkes bu evden ceplerim nasıl dolu çıkarım telaşına düşüyor. Tavaftan bitap düşen bazıları namazlarını çoğaltıyor, bazıları elinden Kuranı Kerim’i düşürmüyor. Bazıları da tasadduk ediyor. 

Bir defasında gözlerimi doldurmak için Kâbe’nin karşısına geçmiş oturuyorum. Yanıma bir amca yaklaşıyor ve elindeki Kuran-ı Kerim'i uzatıyor. Ben maddiyatçılığın içinden çıkmışım, yollarda elime zarf, bayrak, dergi tutuşturup para isteyenlere alışmışım. Birden elime Kuran-ı Kerim verilince parayla satmaya çalışıyor, diye düşünüp kendimi geri çekmemle amcanın hediye demesi bir oluyor.

Sonra bir başkası safta bisküvi dağıtıyor. 

Otele doğru yürürken birden önüme dondurma uzatılıyor, bu yolda uzatılan şeylerden kaçınmaya o kadar alışmışım ki istemsizce irkiliyorum, itiraz edecek oluyorum ama yine hediye denilip itirazım kabul edilmeden dondurmayı alıyorum.

Hele şehir içi ziyaretleri için çıktığımız otobüs yolculuklarında gruptakiler ne ikram etsek diye birbiriyle yarışıyorlar ki bunları yaşadıkça insanın hiç buralara dönesi gelmiyor.

Devam edecek...


1.Kısmı şuradan okuyabilirsiniz.

2.Kısmı şuradan okuyabilirsiniz.
3.Kısmı şuradan okuyabilirsiniz.
4.Kısmı şuradan okuyabilirsiniz.