Bu hafta yayınladığım devamını merakla beklediğiniz evlilik hikayesinin ikinci bölümüne geçiyorum. Ama şunu bilmelisiniz ki; ikinci kısım ilk kısımdan da eğlenceli.

Tekrar bu güzel hikayesini tüm samimiyetiyle bizimle paylaşan Sibel Ünalmış Hanımefendi'ye kocaman teşekkürlerimi iletiyorum.

Allah nazarlardan korusun.

Bölüm 2

Hayatımı iki aşamaya ayırmak istesem bu nişanlandıktan önce ve nişanlandıktan sonra olur. Çünkü resmen hayatım burada ikiye ayrılıyor, tüm kız kuzenlerim bana düşman oluyor, herkes bir anda hayatımda söz sahibi oluyor ve herkes taktik vermeye başlıyor.

Zaten beni neyin beklediğini bilmiyorum ve de yeterince korkuyorum. Bunun yanında birde nişanlım yeniden Almanya'ya dönüyor ve öyle normal çiftler gibi sürekli telefonla da konuşamıyoruz.

Yani kısaca hem yalnızım, hem cahilim hem de çok korkuyorum.

  • Siz akrabasınız kesin çocuğunuz sakat doğar diyen dayımlar
  • Bildikleri 3-5 Almanca kelimeyi kullanarak benimle dalga geçen kuzenler.
  • Onlar Almanya görmüş sen onlara ayak uyduramazsın diyen komşularımda bana hiç yardımcı olmuyor.


Durumu daha açık hale getirirsem, parmağımda bir adamın yüzüğünü taşıyorum ama onunla toplasanız 2 saat konuşmuş değilim. Her an vazgeçebilir durumdayım çünkü hiç böyle hayal etmemiştim. Eğer annem ve onun destekleyici konuşmaları olmasa bunu gerçekten de yapabilirdim.

Neyse ki nişanlım da meğer benim gibi düşünüyormuş ve;

"Bu nasıl nişanlılık onu göremiyorum ki!" diye o da Almanya'da isyan ediyormuş.

2 ay sonra bu defa tek başına çıkıp geliyor ve babamı arayarak otogardan kendisini almasını istiyor. 

Burada bir dakika duralım olur mu? Şimdi size olayı daha iyi izah etmek istiyorum.


Çömlek peynirini bilir misiniz?

Taze peyniri tuzlayarak çömleğe basarlar, suyunu alırlar ve onu toprağa gömerler. Şimdi ben bunu neden mi anlattım?

Üzerimde kirleneceğini bildiği için annemin verdiği eski kıyafetler,

Basılmayı bekleyen çömlekler,

Üstüme sinmiş peynir kokusu,

Aşırı dağınık bir ortam,

Ve beni ziyarete gelen bir nişanlı...

Durumun vahametini şimdi daha iyi anladınız mı? Babam diyor ki;

"Ben otogara gidiyorum çocuğu almaya"

Bunu duyunca ayak parmaklarıma kadar titriyorum. Şimdi kalkıp banyoya koşsam ailem diyecek bu ne kadar koca meraklısı bir kız, gitmesem berbat bir haldeyim. Kaç ay sonra gelen adamın karşısına böyle çıkamam. Babam zaten ayrı âlem!

İnsan demez mi?! Kızım kalk nişanlın geliyor diye! Hiç umurunda değil gayet sakin ve duyarsız.

Neyse ki babam kapıdan çıkar çıkmaz benden önce annem telaşa kapılarak bağırıyor.

"Kalk Sibel kalk toplayalım şuraları!"

Çömlekleri kenara atıp bir kalkışım var. Annem yıllar sonra bile "İyi ki evlilikte gözün yoktu" deyip gülüyor.

**********
Hiç bir sosyal medya hesabına sahip değilim o zamanlar. Kullanmasını bile bilmiyorum ama bir gün kuzenimin biri geliyor ve;

"Nişanlının Facebook hesabını buldum. Seninle olan bir fotoğrafı da var" diyor.

Alıp da bakmaz mıyım?

Tabi ki de hemen geçiyorum bilgisayar başına ama bilmiyorum tabi altında yatan oyunu. Meğer kuzenimin bana göstermek istediği şey fotoğraf değilmiş.

Eşimin her fotoğrafının, gönderisinin altında bir bayanın bir sürü kalp emojisini içeren yorumları var. Adeta gözüme gözüme sokuyor. Yazılar desen hep Almanca zaten hiçbir şey anlamıyorum.

Sol gözüm seğirmeye başlıyor sinirden ama çaktırmamaya gayret ediyorum kuzenime. Sevinsin istemiyorum lakin aklımdan hiç atamıyor ve içime atıyorum bu durumu.

*******

Birlikte bir gün baş başa ilk defa dışarı çıkmak için izin alıyoruz. Eşim o zamanlar şehrin yabancısı olduğundan onu ben gezdiriyorum aslında. Birlikte bir kafeye girip oturuyoruz ve o bana geleceğimiz ile ilgili neler planladığını anlatıyor. Halamın Türkiye'de iki tane evi varmış, istediğimiz bir tanesinde oturabilirmişiz ve bana merak etmememi, gerekirse tercümanlık yapıp iş bulacağını falan söylüyor.

O günde bir sessizliğim üstümde anlatamam ne söylerse kafa sallayıp onaylıyorum. Eşim diyor ki;

"Öyle sessizdin ki bu kızın benimle evlenmeye gönlü yok herhalde diye düşündüm ve açıkçası çok moralim bozuldu"

Aslında bakarsanız çok da yanlış sayılmaz, çevrem tarafından içime atılan nifak tohumları etkisini gösteriyor. Sürekli acaba yapabilir miyim? Anlaşabilir miyim? Ayak uydurabilir miyim, diye düşünmekten kafayı yemek üzereyim. Aslında yapmak istediğim şey hüngür hüngür ağlayarak ona içimi dökmek çünkü gerçekten çok doluyum. Fakat bunun yerine susmak daha kolay geliyor.

Ne bir şey yiyor, ne bir şey alıyor, ne de tek kelime ediyorum. Haliyle eşimde bir süre sonra tek başına konuşmaktan bıkıyor ve o da susuyor. Koca sokaklarda, aramızda bir kol mesafesi bırakarak sessizce geziyoruz. Yılın en saçma buluşması diye bir yarışma olsa açık ara birinci oluruz.

Eve varmaya yakın adımlarımı daha da hızlandırıyorum ben. Bu saçma ortamdan kurtulmak istiyorum ki eşim köşe başında yürümeyi bırakıyor. Bir bakıyorum adam arkada kalmış, şaşkınlıkla dönüyorum ve ona 'sen hayırdır?' bakışları atıyorum.
"Bir sorun mu var?" var diyor.

Tüm o yolları yürümüşüz eve 100 metre kala aklına bu soruyu sormak geliyor. Hayır diyorum, omuz silkiyorum, inkâr ediyorum ama nafile kıpırdamıyor, adamı bir türlü tekrardan yürütemiyorum.

"Bak eğer varsa ve sen bana söylemiyorsan-" demesine bile fırsat vermeden sanki bunu bekliyormuşum gibi anında patlıyorum. İçine at at nereye kadar ama değil mi?

"O kız kim?!" diye başlıyorum çemkirmeye ve oradan başlayarak tüm sorunlarımı tek tek anlatıyorum. Konuşmamız o kadar uzun sürüyor ki bir zaman sonra yorulup kaldırıma oturuyoruz artık.

Demem o ki; evliliğe hazırlanma aşamasında tek ihtiyaç gelinlik veya eşya değilmiş bayanlar ve tüm bunlardan daha çok sizi anlayacak, size aklı başında konuşacak ve gerektiğinde sırtınızı sıvazlayacak insanlara da ihtiyacınız oluyormuş. Ben bu konuda şanssızdım ama umarım sizlerin yanında böyle insanlar olur.

Zamanınızı ayırıp bunları okuduğunuz için size ve beni sizinle buluşturan Nabrut'a çok teşekkür ederim.
Hoşçakalın...

(Dip not: Burada o kız amcasının bilmem kaçıncı sevgilisiymiş. Amcamız biraz çapkınmış: D)