Sütçü olmaktı.

Gene başlık ve ilk cümle ile bir özet yaparak yazıyı neredeyse bitirdim. 
Az konuşmayı ve öz yazmayı seviyorum, ne yapalım idare edin beni.

Kendimi bildim bileli damacana ile su alırız. Eskiden plastik damacanalar yoktu, hasır sepetlere yerleştirilmiş cam damacanalar vardı.
Su markamız Kavacık,
Sucunun gelme günü Pazardı.

Sütçümüz vardı, haftada iki gün gelirdi.
İsmi Erhan'dı. Genç bir adam. Güğümleri ile gelir apartmanda sütçüğğğğ diye bağırırdı.
Olay sütçüden nereye varacak merak ediyorsunuz umarım. 
Neyse efendim, ben bu sütçüyü hiç sevmezdim. Kapıyı açmak istemezdim. Annem kapıya çıksın istemezdim. Çok sevdiğim sütü getiren bu sevmediğim adamın güğümlerini devirmek isterdim.



Sebebini anladınız değil mi?
Evet, büyük adamların, küçük beynimde açtığı hasar beni Sütçü Erhan'a karşı nefret suçu işlemeye itmişti o yaşlarda.

''Seni sütçüden aldık, sen sütçüden misin yoksa?''

Anne babaya benzememe durumunda kullanılan bu söz öbeği bir çok çocuğun süt ve sütçüden soğumasına yol açmıştır eminim.

Ayrıca hayır, sütçüye de benzemiyordum. Ahaha ☺
Nevi şahsına münhasır nadide bir parçayım biliyorsunuz. Gargamel ile akrabalık ilişkilerim ehline malum. Nerede kaldı sütçü!

Şakası bir yana hiç sevmediğim, ben gibi fazla düşünen çocuklara söylenmesini sakıncalı bulduğum, bu sütçü muhabbetinin bir de cami versiyonu var ki;
bir keresinde ağabeyim o kadar kanıma girmişti ki, ve onlara o kadar benzemiyordum ki,
evlatlık olduğumu uzun süre kabullenip beni evlatlık alan canım aileme minnet duydum. Neden beni seçtikleri üzerine falan düşündüm.

Sonra beni evlatlık alsalar bile bu huysuzlukla o kadar çocuk içinden kesinlikle beni seçmeyeceklerini anladım.
Ve neyse ki camilerden nefret etmedim.

Not: Sanırım küçüklüğünde bu sebepten dolayı camilerden nefret eden ahmaklar var.
Yazar burada Validebağ Camii'ne gönderme yapıyor.