İstanbul gezimin 1. gününü şuradan okuyabilirsiniz.

2.GÜN

9.30
Aslında kısa süreli tatile gelen bir çift için epey geç kalkıyoruz. Ama siz yaşlılık nedir bilir misiniz?  
Yazar burada Sen aşk nedir bilir misin sevgilim? Şarkısına göndermek yapmaktadır.
Gece yolculuğunun üzerine bir de tüm gün İstanbul’u arşınlamak yaşlı iki bünyeyi epey hırpaladığı için saatimizi 8’e kursak da kendimizi yataktan atmak mümkün olmuyor. Duş alayım, giyineyim derken;




Saat 11:30
Üsküdar’dan Eminönü vapuruna biniyoruz. Kahvaltımızı deniz üzerinde, vapurda yapıyoruz. Simit buluruz diye ümit ederken tosta razı oluyoruz ama manzara şahane, durum çok nostaljik olunca uzun zamandır yediğimiz en güzel tost ve içtiğimiz en güzel çaydı diyebiliyoruz. Aslında bir ayağımız İstanbul’da ama hep araba ile geldiğimizden eski vapur keyiflerimizi özlemişiz.



Kahvaltımızı edip etraftakileri izlerken Eminönü vapuruna binenlerin hiç değişmediğini düşünüyorum. Hepsi yıllardır orada hep varlarmış gibi… Sünnet çocukları ve süslü anneleri, okuya okuya Eyüp Sultan hazretlerine gittiği belli olan, eli tespihli yaşlı teyzeler, uyuyan ve nereye neden gittiğini hiçbir zaman anlayamadığım dedeler, güne ya da bir arkadaşına oturmaya gittiğini düşündüğüm hanım ablalar…

12:30
Vapurdan inip Eyüp Sultan Camisine her zamanki gibi ön kapıdan değil de arka taraftan giriyoruz. 
Eyüp Sultan Hazretleri’nin huzurundayız. 
Darbe girişimi sonrası olması hasebiyle etrafta hiç turist yok diyeceğim ama İstanbul kriterlerine göre hiç insan yok desek yeridir. O fıskiyenin önünde fotoğraf çektiren sadece bir çift gördüm desem ne demek istediğimi anlayacaksınız. 
Ama “fişkiyenin” önü bu kadar boş iken biz neden bilmem kaç milyonuncu fişkiye önü fotoğrafı çekinmedik, nasıl böyle bir klişeyi atladık hatırlayamıyorum.

13:00
İstikamet Fatih Sultan Mehmet Hazretleri!

Gezimizin ana teması dini turizm olmasa bile büyükleri ziyaret edip dua etmek amaçlarımızdan biriydi. Oradan telli babaya geçip koca isteyelim diye direten kuzenime bir rahibe ciddiyeti ile hayır, yalnız ölmeliyiz diyorum. Yani elbette latife ediyorum, türbelere ziyarete gittik dediğimde koca istediğimizi düşünen cahil örümcekli kafalar var hayatımızda elbette herkesin olduğu kadar. Ama sevgili okuyucu keşke tek derdimiz bekâr olmak olsaydı da ağaçlara çaput (!) bağlasaydık. 

Fatih Camisi’nin restorasyonun sonunda ve sonunda bittiğini görünce kuzenimle beraber gözlerimiz doluyor, hüzünlendik mi acaba diye düşünürken caminin bahçesinin yer döşemesinin bembeyaz olmasından mütevellit gözlerimizin kamaşarak yaşardığını anlıyoruz. 



Fatih’te namazımızı kılıyoruz ve o selatin camilerinden birinin içinde olmanın manevi hazzını namazımızda yine, yeniden yaşıyoruz. 

Şansa bakın ki Çarşamba günü Fatih’e gidiyoruz ama sosyete pazarına denk getirdiğimizi fark edince sevinçten dört köşe oluyoruz. Yok ya atıyorum, dört köşe olan ve çok kısa bir zaman zarfında iki arada bir derede alışveriş yapan, pazarı görünce gözü dönen benim. Zira kuzenim pazarlardan pek hazzetmiyor. Pazardan çıkınca kendimizi Fatih sokaklarına atıp alışverişe kendimizi kaptırıyoruz. 

Sonra benim aklıma şu replik geliyor. 



Neden?

Çünkü ayakkabılarım ayağıma vuruyor ve ayaklarımı düşünmekten alışverişe yoğunlaşamıyorum. Aşk acısı çeksem kesin unutmuştum, diyorum.

Size hani şurada bahsetmiştim, 3. Dünya savaşının benim yüzümden çıkabileceğinden. Hah, işte Fatih’ten çıkmadan karnımızı doyuralım diye o meşhur pideciye gidiyoruz. Bilenler bilir. 

Pide ile 3. Dünya savaşı arasındaki alakayı kuramadınız değil mi?
Duydum ki* (aynı yerden bahsediliyorsa), yılların pidecisi kapanmış. Bizden hemen sonra sanırım. Ah pideci başına gelecekleri bilse beni içeri almazdı ama o da bir kurbandı. Nihaha. 



Tamam, tamam bu sefer benim yüzümden değil, fetöcü olduğu için dükkân sahibi tarafından atılmışlar.

Saat 18:30
Sultan Ahmet Camisindeyiz. Amacımız turist kalabalığına karışıp gezginliğin dibine vurmak olsa da burada bile turist namına yabancı birilerini bulamıyoruz. 



Eskiden banklardan oturacak yer bulmak mümkün olmazken tüm sıralar boş, etrafta mısırcı, fotoğrafçı bile göremiyoruz. Sakinliğin tadını çıkarıp Ayasofya’nın karşısına oturup acı içinde seyre dalıyoruz. Müzeye çevirenleri “hayırla” yâd ediyoruz. 

Saat 20:00
Karşıya geçmek üzere vapura biniyoruz, bu sefer dışarıya oturuyoruz çünkü güneş batmak üzere, hafif esen rüzgâr ve kırmızı gökyüzü ile İstanbul beni bırakıp gitme türküsü söylüyor. Bitmesini istemediğimiz yolculuğumuzun sonunda Kadıköy’de iniyoruz. 



Kadıköy’de dolanıyoruz, akşam yemeği, akşam kahvesi derken Üsküdar’a geçiyoruz çünkü Kadıköy’de Demokrasi nöbeti yok. 

2. günün gecesinde Mihrimah Sultan Camisinin önünde toplanan kalabalığa karışıp günü tamamlıyoruz.