M.D'de ile mailleşmiş, tanışmıştık. Bana bir yazı yollayacağını söylemiş ama ben malum hengamenin arasında okumaya bir türlü fırsat bulamamıştım. 

Bu akşam (siz bu yazıyı okurken dün akşam olacak) maillerimi kontrol ederken yazıya denk geldim ve okudum. Tevafuğun böylesi ki, bugün yine Youtube'da Cübbeli Ahmet Hoca'nın vaazından bir kısma denk gelmiş ve o kadar etkilenmiş, kalbim o kadar rahatlamıştı ki... İşte aslında okuyacağınız yazının cevabı da şu videodaki ayeti kerime de gizli. Kendi keşkelerim ve kaçırdığım fırsatlar üzerine ağıt yakarken karşıma gelen video, sonrasında ise bu yazı... Aslında daha fazla söze hacet yok, bu videoya denk gelmeden önce M.D'ye bir yanıt vermek istesem kesinlikle bu videoda yer alan cevap kadar, ayeti kerime ile gelen delil kadar etkili olamazdı.

Sizden ricam da öncelikle şu 3 dakikalık videoyu mutlaka izleyin, ondan sonra yazıyı okuyun. Eminim siz de sorularınızın cevabını bulacak, hafifleyeceksiniz.


Sözü M.D'ye bırakıyorum:

Selamunaleyküm, 
Nereden başlayacağımı bilemediğim, birçokları için önemsiz olabilecek ama benim için kıymetli bir hikayem var. Kıymetli olmasına kıymetli fakat şu sıralar çok zorlayıcı. Dua etmekten ve kendi kendime düşünmekten başka bir şey yapamıyorum. Kendimce birçok yol denedim fakat sonuç alamadım. Bir de senin fikrini almak istedim.

Ailem muhafazakar olmasına rağmen lise yıllarımda garip bir buhran döneminden geçtim. Her şeyi sorguluyordum, her şeye muhalefet ediyordum. Dini anlamda da çok bir bilgim yoktu. İçimde sürekli bir hüzün vardı. Anneciğim epey mücadele verdi benim için. Sonunda Kuranı Kerim’in mealini okumaya başladım. Tefsirle ise söylediğim gibi Nabrut senin sayende tanıştım mesela, eski takipçilerindenim. Ne diyeyim Allah senden ve sevdiklerinden razı olsun.  

Böyle anarşik ruhlu bir kız çocuğunun nasibinde lisans eğitimini anne memleketi olan muhafazakar bir Anadolu şehrinde okumak var imiş meğer. Üniversite hayatım bütün sıkıcılığı ile başladı. Küçüklüğümden beri içe dönük biri olduğumdan sınıftakilerle falan kolay kolay kaynaşamıyordum, aslında kaynaşmak da istemiyordum. Dönem ortasına kadar sadece iki kişinin adını öğrenmiştim ve başka kimseyle iletişim kurmuyordum. 

Durmaksızın yaptırılan grup çalışmaları canıma tak etmişken yine bir çalışmada, yeni bir arkadaş ile tanıştım. Sunum hazırlamak için kütüphanenin grup salonlarından birinde toplanmıştık. Diğerlerinin bütün laylaylomluğuna karşın bu arkadaş efendiliği ile öyle bir fark ettiriyordu ki kendini, dikkatimi çekmişti. Adı ne acaba diye düşünmüştüm. 6 kişilik grubun 4 üyesi konu dağılımını beğenmeyince tartışmıştı, ben de o esnada uzak kalmak için kitabıma gömülmüştüm. İlk başta onun da benim gibi bu tartışmaya katılmadığı için ilgimi çektiğini falan düşünerek bastırmaya çalıştım merakımı. Neyse ki Allah yardım etti ve bir başka arkadaş ona, Ahmet biraz hava alalım, yemek falan yiyelim gelmez misin, dedi. Sonunda öğrenmiştim ismini. Şükür ki Ahmet dışarı çıkmadı. Diğerleri gidince masada ikimiz kaldık, bir iki dakika sessizlikten sonra bana “Ne okuyorsun?” diye sordu. İçe dönük olmama rağmen insanlarla konuşurken pek zorlanmazdım; ama sorusuna heyecandan hebelehübele gibi bir şeyler diyerek cevap verdim. 

Gülerek anlamadığını söyledi. Hiç unutmuyorum tane tane  “Natsume Soseki-Kokoro” dedim. “Japonca mı Çince mi o?” diye bir soru sordu ve ben de anlatmaya başladım kitabı. Ben anlattıkça o yorum yaptı, yeni ufuklar açıldı, sohbet yürüdü gitti (Ne konuşursa konuşsun cümlelerini bir şekilde Allah’a vardırıyordu). Ezan okunmaya başlayınca bir anda irkildi, hemen saatine baktı, “Sübhanallah 1,5 saat geçmiş” dedi. Sonra onu dışarı çağıran arkadaşını arayıp daha sonra devam etsek olur mu sizin de geleceğiniz yok zaten” dedi. Onay alınca, bana dönüp “Akşamın nasıl geçtiği belli olmuyor, ben şurada camiye gideyim, bugün bir şey olamayacak baksana” dedi. Ben de kabul ettim tabi. Ben tramvaya, o da camiye giderken nerede kaldığımı sordu. İki vesaitle gidildiğini duyunca, “burada sıkıntı olur merkezden uzak yerler bilirim (bu arada annelerimiz hemşeri çıktı ), istersen bekle namazı kılayım ben yoldaş olayım” dedi. Hemen olmaz öyle şey dedim. Tekrar sordu. Yine “Zahmet etme hiç gerek yok alışkınım ben”  diyerek kendimce saçma sapan bir gurur yaptım (Şimdi olsa yapar mıyım? Yapmam tabi, daha o ağzını açarken “olur gel” derim. ). Bu arada ısrar edip geldiğini düşünüyorsan yanılıyorsun, “teklif var ısrar yok” dedi. Hak etmiştim ama ben bunu. Kendi başıma eve gittim, giderken de köpek kovaladı.   


Okulda sunum işini hallettikten sonra görüşmedik pek. Ama Ahmet sık sık aklıma geliyordu garip şekilde. Lise döneminde kendi kendime beğendiğim, hoşuma gidenler olmuştu elbet ama Ahmet’in bende bıraktığı etkiyi çözemiyordum. Daha hiç tanımadığım için bunun sevgi olması mümkün değildi. Önceki hoşlanmalardan farklı olduğu için beğendim de diyemiyordum. Yıllar sonra tanımlayabildim aslında; ben onu sanki yıllardır tanıyormuş gibi hissetmiştim, sanki o benim hayatımda hep vardı. (Ah şu çocuk, sanırım beni tee kalu belada etkilemiş) Bir daha iletişim kuramayacağımızı düşünerek iki arkadaşımla vakit geçirmeye başladım. Kafamdan atmaya, aklıma getirmemeye çalışıyordum. Ben böyle yaptıkça sanki tersine bir yasa işledi ve tevafukken sık sık karşılaşmaya başladık. En son şehirdeki ünlü tarihi bir camide karşılaştık. (Tarihi müze, cami gibi mekânları ziyaret etmeyi pek severim) İkimizde de yok artık yine mi bakışı vardı resmen. “Napıyorsun buralarda” diye sordu, ben de gezmeye geldiğimi söyledim. “İnşallah bir gün namaza da gelirsin “ diye takılınca “Bilmiyorum ki namaz kılmayı” diye itiraf ediverdim. İşte bundan sonra başladı her şey. Ben Ahmet sayesinde Allah’ı tanıdım, Kuran’ı Kerim’i Arapça okumayı öğrendim. O vesile oldu bir kapı açıldı bana, elhamdülillah ki adım attım. Adeta bir deryaya düştüm.  İlim öğrendikçe yenisini istemeye başladım. Hayatımın her alanındaki pişmanlıklarımı, hatalarımı telafi etmek, elimden geleni yapmak istiyordum. Bu yolda Ahmet’in bana çok yardımı oldu, her zor zamanımda da yanımda oldu. Ama hep seviyesini korudu, halinden tavrından, beni kardeşi gibi gördüğünü, ama helal çizgiden sapmamak için de özenle adım attığını düşünüyordum. Aklıma geldikçe, kalbim çarptıkça, unut bunu, sen onun için duasını almak istediği bir kardeşsin, yolun yol değil, sen hatalarını telafi et diyordum kendi kendime. Üçüncü sınıfa geldiğimde de bu düşüncelerle boğuşurken, yerel bir radyo istasyonunun umre çekilişine katıldım. Nasip bu, çıktı. Annemin memleketinden başka şehre göndermeyen babam beni Arabistan’a göndermeye razı oldu. Gitmeden önce tesettüre girdim, elhamdülillah gelince de devam ettirdim. 

Hikâye umre dönüşünden sonra garipleşti. Okula döndüğümde hiç tanımama rağmen duyan arkadaşlardan yanıma gelip konuşanlar oldu, bir tek o gelmedi. Benimle hiç konuşmadı. Üç defa aradım, çıkmadı; 3 defa mesaj attım, cevap vermedi. Yüzsüzlüğüm yeter daha fazla ilişmeyeceğim dedim ve ben de bıraktım. Vizelerde, finallerde okulun algoritması ne hikmetse defalarca bizi yan yana oturttu, kader bu ya kampüs sokaklarında kaç kere karşılaştık; ama tek bir kelime dahi etmedi. O susunca ben de sustum. Ben sustukça içimdeki duygular büyüdü, gönlüme sığamaz hale geldi sanki. Kendimi derslerime verdim, ortalamamı yükseltmek için epey çalıştım,  1 senem böyle geçti. Bu derdimi kimseye anlatamadım. Mezun olmamıza 2 ay kala, sınıftan bir kız arkadaşım, yine sınıftan birinin benimle ciddi bir mesele hakkında görüşmek istediğini söyledi. Ne diyeceğimi bilemedim, şu an hiç müsait değilim deyip çektim gittim. Dayanamayıp durumu en yakın arkadaşıma anlattım. Çok şaşırdı, bir o kadar da kızdı. Hiçbir sebep sunmadan böyle hareketler yapan biriyle ne işin var at kafandan keşke şu teklifi kabul etseydin dedi. Ben de nasıl olsa iş işten geçti cevap bile vermedim derken, aracı arkadaş yeniden geldi. 10 gün mühlet istedim. Bu sırada en yakın arkadaşım, Ahmet’in gönlünde birinin olduğunu duymuş. Geldi anlattı, sen de daha burada ağla sızla diyerek kızdı. Yıkıldım tabi. Demek o yüzden uzaklaştı, karşı tarafa sadakatsizlik olmasını istemedi tabi diye düşündüm. Epey gözyaşı döktüm. Hal böyle iken aracı arkadaştan istediğim sürenin yarısı gitmişti. Anneme durumu anlattım (Ahmet’ten haberi yok tabi). Kararı bana bıraktı, bi görüş istersen dedi. Annem böyle deyince uzun uzun düşündüm, istihareye yattım, neticede görüşmeyi kabul ettim. 

Evli arkadaşlarıma, büyüklerime sorup soruşturup gittim. Ne yazık ki bende gram heyecan yoktu. Karşı taraf ise benim aksime oldukça heyecanlı bir o kadar da bilinçliydi. Sorabileceğim tüm soruların cevabını ben daha sormadan vermişti. (Hatta yahu bu çocuk kaç defa görüştü acaba diye aklıma gelmedi değil.) Aynı sınıfta olmamıza rağmen benden 4 yaş büyüktü, ikinci üniversitesiydi. Okumak hayatını kazanmasına engel olmuyordu fark ettiğime göre. Hayatını iyi planlamıştı. Kendinden çok emin gözüken bir insanı sıkıntıya sokmak istemediğimden, yüzeysel bir şekilde kafamın karışık olduğunu geleceğe dair net bir planımın olmadığını söyledim. Çok farklı bir söz ile bir daha görüşmek istediğini söyledi, ben de kabul ettim. Diğer buluşmaya kadar kendi kendime sürekli “artık daha iyiyim, önüme bakıyorum ve kendi hayatımı seçiyorum” gibi telkinler vermeye çalıştım. İkinci görüşmede ortak yanlarımız ortaya çıktı. Daha rahat geçti. Ailelerimize bildirmeyi ve mezuniyette de tanışmayı teklif etti. Olur dedim. Akşam eve gelip annemi aradım, durumu bildirdim. Babamla konuşacağını söyledi. Annemle konuştuktan sonra telefonu tam masaya koymamla yeniden çalması bir oldu. Annemdir diye düşünerek elime aldım, bir de ne göreyim; Ahmet. Selam verdi, halimi hatırımı sordu. Kısa ve soğuk cevaplar verdim. “Biliyorum bana kızgınsın ama bir de benden dinlemeni isterim, en yakın müsait zamanında görüşelim mi” dedi. Ben de bu kadar zaman sonra arayıp neden böyle yaptığını anlatmak için çağırıyorsun yani dedim kendimi tutamadan. “Hem onun hem de hayırlı bir meseleyi konuşmak için çağırıyorum” dedi. Dizlerim titremeye başlamıştı. Bu hayırlı mesele beni ne kadar ilgilendiriyor diye sordum. “Seni ve beni ilgilendiriyor zaten” deyince kaynar sular döküldü başımdan. Yüzüne kapatmak zorunda kaldım. Öyle bir yerdeydim ki, aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık. Ne hissedersem hissedeyim, ne kadar merak edersem edeyim, güç bela Ahmet’e başkasıyla tanışma sürecimi anlattım. Bir iç çektikten sonra, ne diyeyim senin canın sağ olsun dedi ve kapattı.

 Hayatımın saçlarımı ağartan stresli günleri başladı. Sözümde durdum, görüştüğüm kişiyi ailemle tanıştırdım, ben de onun ailesiyle tanışacaktım ama babam bir anda istemediğini söyledi. Senin daha sonra tanışman münasip olur dedi. Babama çok şaşırmıştım. Yüzünün rengi değişmişti. Garip tavırları vardı. Karşı taraf bu duruma epey içerledi tabi. Babam, dayımı da almış, tören alanını terk etmiş, kep atışımı dahi izlememiş, annemlere haber de vermemiş. Ancak tören sonlanınca öğrenebildim. Dayıma da ulaşamayınca koca kampüste babamı aramaya başladık. Çayı sevdiğinden, belki kafelerin olduğu yere gitmiştir diye düşünüp hemen koştum. Tahminim doğru çıktı, babamlar kalabalık dememiş oturmuşlar gençlerin arasına çay içiyorlar. Bir de baktım aralarında Ahmet de var. Ahmet’in sohbetine doyamayıp, uğruna kep törenine katılmaktan vazgeçtiği adamın benim babam olduğunu öğrendiğindeki yüzünü hala hatırlıyorum. En son babam kalkacakken tek tek gençlerin elini sıktı, sıra ona gelince “Ahmet gel oğlum sana sarılayım kanım ısındı ha” dedi. Her zaman sert duran babamın o sevecen tavrına şaşırırken gözlerim doluyor, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Ahmet’in biz ayrılırken bakışı da çok mahzundu.  Öyle bir andı ki, sanki ruhumu, gönlümü o gün, onun yanına bırakıp ayrıldım oradan babamlarla. 
Babam eve ulaştıktan birkaç saat sonra annemle beni karşısına alıp istemediğini söyledi. Sebebini sorduğumuzda “içim almadı kızım, ben esnaf adamım, bunca yıl geçti insan sarrafı olduk bir yerde, sevmedim” dedi. Karşı taraf bana sürekli mezuniyet meselesine kırıldığını dile getirirken ben kara kara babamın fikrini nasıl söylesem diye düşünüyordum. Bu süreçte ilginç bir şey oldu. Mezuniyette ailemle tanıştırdığım, ısrarla bu duyguları tatmak istediğini anlatan kişinin nişanlısı olduğunu söyleyen bir hanımdan mesaj aldım sosyal medya üzerinden. Öyle şeyler okudum, öyle şeyler öğrendim ki. Bir kere daha “baba rızası”nın ne kadar önemli olduğunu, Rabbimin aslında babacığıma nasıl da malum ettiğini gördüm. Elhamdülillah ki, oldukça sıkıntılı bir şekilde olsa da, o kişiyle yollarımızı ayırdık. (Numaramı değiştirmek, sosyal medya hesaplarımı kapatmak zorunda kalmıştım. Her şeyden önemlisi kendimi anneme ve babama karşı çok mahcup hissetmiştim) O sıralarda Ahmet, en yakın arkadaşımdan zor dönemler yaşadığımı duymuş. Çok güzel bir dua içeren mesaj attı. O zaman bile burukluğunu belli etse de destek oldu. Sonra bir daha ne mesaj attı, ne de aradı.

Mezun olduktan sonra yüksek lisansa başladım. Ahmet’i son görüşümün üzerinden 6 ay gibi bir süre geçmişti. Benim tekrar ona yazmaya yüzüm yoktu o zaman. Ama sürekli düşünüyordum. “O konuşma teklifini kabul etseydim nolurdu? Hangisi doğruydu aslında? Neden olmadı? Bunlar ceza mı? Neden hiçbir şey demedi?” gibi sorular beynimi kemiriyordu. Bu durum çok rahatsız etmeye başladı. Baş edemedim kendi başıma. Terapiste gittim. Yarım kalan bir iş olduğu için kabullenemediğimi, belirli aralıklarla aynada ona söylemek istediklerimi söylememi, bunun iyi geleceğini söyledi. Bu ve buna benzer birçok yöntem denedim. Acaba arasam mı deyip sürekli vazgeçtim. Bir 6 ay daha geçti böyle. En sonunda cesaretlenip aradım, aradığım numara kullanılmamaktaymış. Zaten hiçbir sosyal medya hesabı olmayan Ahmet’e bir türlü ulaşamadım. Ulaşamıyorum. Yer yarıldı yerin dibine girdi sanki. Al bir de buradan yak.

Haziran gelse Ahmet’i son görüşümün üzerinden 3 yıl geçmiş olacak. Ne yaparsam yapayım, kafamdaki sorulardan ve kendimi suçlamaktan vazgeçemedim. Bir yanım yaprak dökerken diğer yanım yollarını teptiğim kampüsün köşesinde onu görüverecek gibi heyecanlı. Bu nedenle kimseyi kabul edemiyorum hayatıma. Allah’ım diyorum, eğer Ahmet benim kaderimse, bu bekleyişi kolaylaştır, sabır ver; yok eğer kaderim değilse, Sen nasip etmeyeceksen şu gönlümden al diyorum. Aslında her şey açık, beyhude bir bekleyişteyim de ben mi göremiyorum diyorum. Aynı zamanda farklı imtihanlardan geçiyorum herkes gibi. Mezun olduktan sonra eş dosttan görücü haberleri gelmeye başladı. Ailemin ısrarı ile gittim birkaç defa; fakat tahmin edeceğin gibi herkeste Ahmet’i aradım. Kimsede, ondaki tevazuyu, inceliği, değerlere bağlılığı, samimiliği ve birikimi bulamadım. Evde adım Sıdıka’ya çıktı.  Gülüp geçiyorum, ama diğer taraftan da ahvalimi düşünüyorum. 

Şöyle dönüp bir bakıyorum da Ahmet ile olan iletişimimiz Mehter Takımı gibi 2 ileri 1 geri ilerlemiş, sonra da zınk durmuş. İşte o zınk meselesini çözemiyorum. Burada şöyle ortada fol yok yumurta yok, bir şey yaşamamışsın bu ne sevgi böyle diye düşünülebilir. Aramızda ne kadar mesafe olursa olsun ben onun ilgisini, samimiyetini hissettim, Ahmet (Allah ondan razı oolsun) benim hayatıma büyük değerler kattı. O hala benim için Kemal Sayar’ın Sonsuza Dek Sophie şiirindeki kristal gençlerden; foldan da yumurtadan da kıymetli ve özel. Üstelik Allah yolunda yeni yeni adımlar atarken, birçok hatadan sakınmaya, hayatımı değiştirmeye çalışırken ben neyi nasıl yaşayabilirdim ki?  Diğer bir sorun ise, gün içerisinde aynaya fazla baktığımda dahi “üf kendimden sıkıldım be” diyen, ara sıra kardeşlerinden dahi bıktığını (kıyamam ya üzüldüm şimdi ama neyse onlar beni biliyor) dile getiren biriyim. Lakin Ahmet’ten haber alamamış olmama rağmen hala neden sıkılmadım anlamıyorum. Şükredeceğim birçok şey var hayatımda, binlerce kere elhamdülillah. Allah, asıl bizi O’nsuzluk ile sınamasın. Bunları biliyorum. Ama insanız işte bazen bir iç çekip “yeminle yoruldum” diyorum.  Daha 25 yaşımda bu yorgunluk ile ne yapacağımı bilemezken kafamda aynı sorular yankılanıyor. 

Sana da sorayım; 

Nabrut, ben nerede hata yaptım?