Bazen gelen yazılar hakkında artık üzerine diyecek sözüm olmuyor. Öyle bir yazı...

Gönderen Ebru Hanım'a bu şahane yazısı için çok teşekkür ediyorum. 

Konuya farklı bir bakış açısı kazandırmış ki, ben bayılarak ve çoğu kısmına katılarak okudum. Bakalım siz ne düşüneceksiniz? 

Merhaba Nabrut Hanım. Öncelikle bloğunuzu sadece dizi-film önerileri için değil; her kesme hitap eden, akşamları günün hengamesinden kurtulup elime kahvemi alıp okuyabileceğim yazılarınızdan mütevellit altı yedi aydır takip ettiğimi belirtmek istiyorum. 

Uzunca bir süredir birtakım yoğunluklarımdan ötürü ziyaret edemediğim bloğunuza dün sabah göz gezdirmek istedim. «Evde kalmış bir erkek» yazısına denk geldim ve kendimce iki gündür    düşünmekteyim. Bu yazı beyefendiye bir cevap niteliği taşımamakla birlikte; benim de rahatsız olduğum bazı konular hakkında bir iç dökme yazısı diyebilirim. «Bloğum ağlama duvarı oldu» diyebilirsiniz, sanırım haklı da çıkabilirsiniz. 

Blog Sahibinin Notu: Hiç öyle düşünmüyorum, her yazıyla farklı bir bakış açısı kazanıyorum. En az okuyanlar kadar heyecanla bu yazı dizisini takip ediyorum.

Konuya günümüz insanının metafeşistliğinden giriş yapmak istiyorum; yani maddeye olan uçsuz bucaksız isteğinden. Halbuki biz bu hayata en amiyane tabirle üryan geldik. İnsanın hayata gözlerini bu şekilde açmasında bir mana sezmişimdir. Çünkü hayata gözlerimizi yumarken de üzerimizde bir parça bez olacaktır.  Bu Allah’ın bize daha doğumumuzdan itibaren gönderdiği bir mesajdır.   

Kim hangi varlığa  kayıtsız şartsız itaat ediyorsa onun Tanrı’sı O’dur!  

diyor bir alim. Günümüz insanı maddeye itaat ediyor. Hayatımızı maddeler yönlendiriyor. Kimi paraya, kimi eşyaya, kimi derslere,  kimi başka bir şeye. Hepsinin ortak noktası bizi olduğumuz yerden bir adım öteye götürmeyecek olması ve anlık mutlulukların peşinden koşmaya zorlamasıdır. Çünkü madde insana anlık mutluluk sağlar. Bu yüzdendir «carpe diem» mesajlarının ortalıkta dolanması.  Doğru bu hayata bir kez geliyoruz ve dilediğimiz gibi dolu dolu yaşamamız gerekir. Ancak buradaki «dolu dolu»  nun içini nelerle doldurduğumuz önemlidir.  Kendimden örnek vermem gerekirse hayatı minimalist yaşamak gerektiğine inananlardanım. Bu fikri tam anlamıyla hayatıma uygulayabilmiş değilim ancak bir yerden başladım ve başlamak bitirmenin yarısıdır.  Bu konuya  «az çoktan fazladır» diyerek son  vermek istiyorum. 


Rahatsız olduğum bir diğer mesele ise biz hanımların fıtratımızı yok sayarak, hayatımızı bu şekilde idame ettirmeye çalışmamız. Beyefendi yazısında, bir hanımın çocuğu olsa dahi çalışmayı bırakmak istemediğini söylemiş. Bu örnek üzerinden gitmek istiyorum hali hazırda.  İnsanın kadın veya erkek fark etmeksizin ailesinden sonraki en değerli hazinesi kendi ailesi ve çocuklarıdır.  Bir çocuk dünyaya getirmek ona sadece genlerimizi aktarmaktan ibaret değildir.  Yaradan size bir evlat nasip eder ve o çocuğu iyi bir şekilde yetiştirmek sizin görevinizdir. Bu  noktada en önemli görev biz hanımlara düşüyor. Çünkü çocuk ilk bağını anne ile kuruyor. Bu bağ, doğumdan sonra en azından bir süre kesintisiz devam etmelidir. Bunu konunun uzmanları da bu şekilde yorumluyor. Temel güven dediğimiz olgunun oluşabilmesi için bu gereklidir. Tabi ki bu tercih meselesidir ancak bir hanımın çocuğunu kendi annesine dahi emanet etmesini doğru bulmuyorum. Çünkü yukarıda da dediğim gibi çocuk dünyaya getirmek demek sadece gen aktarmak değildir. Her insan kendi bilgi birikimini evladına aktarmalıdır. Ha burada erkeğin evini geçindirecek gücü olmayabilir diye düşünenler olacaktır doğal olarak. Ancak şunu unutmayalım ki annelerimiz de bu şekilde çocuk yetiştirdi. Yinelemek isterim ki bu tercih meselesi olmakla birlikte kendi görüşlerimdir. 

Yorumlarda beyefendiyi erkenden evlenmeyi düşündüğü ve bu kadar sevgiye muhtaç bir izlenim verdiği için eleştirenler olmuş. Kendilerince haklı olabilirler ancak erken evlenmekten korkuyoruz, bunu kabul etmemiz gerekiyor. Bir kadın erken evlenince bunu şaşırtıcı karşılamıyoruz ancak erkek aynısını yapınca o evliliğin uzun soluklu olmayacağından dem vuruyoruz. Günümüz dünyasında haklılık payı olan ancak tartışmaya açık ve istisnaların da göz ardı edilemeyeceği  bir konu olduğunu belirtmek  istiyorum. Beyefendi de kendini bu istisnalar arasında görmüş. Tamamen tercih meselesi diye bakıyorum olaya ve eleştiremiyorum. Bir diğer konu ise sevgiye aç olma durumu. Beyefendi kitleler arası yalnızlıktan bahsetmiş. Aynı durumda olan biri olarak şunu söylemeliyim ki dilini bilmediğiniz bir ülkede gitmek istediğiniz yere ulaşabilmek için defalarca adres  sorduğunuz ancak umudunuzu da giderek kaybettiğiniz uzunca bir yol bu. Çünkü kimse sizi anlamayacaktır. İnsan olmanın bir gereği olarak bu yolda size eşlik edecek birini istiyorsunuz haliyle.  

İhtiyaçlar hiyerarşisini bilirsiniz. Sevilme ihtiyacı da yeme içme gibi yaşamsal bir ihtiyaçtır. Bunu kimse yadırgamamalı. Biz dünyaya çift olarak getirildik. Yani kadın ve erkek. Bunun amacı sadece neslin devamlılığını sağlamak değildir.  Birbirimizi her konuda tamamlayarak, bir hayatı paylaşmaktır. Son olarak şu dizelerle konuyu sonlandırmak istiyorum: 

Elbet hep böyle geçmeyecek ömrüm, biliyorum 

Bu çeşit yaşamak zor 

Kim bilir Tanrım, kim bilir 

Hangi güzel yerde beni, 

Hangi ölesiye sevda bekliyor? 

Not: Siz de herhangi bir konuda yazmak isterseniz, nabrutvebiz@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.