Rutinleri sevdiğim halde ekşın dolu bir hayatım olduğu yetmezmiş gibi son senelerde ev ahalisinin gündeminde sular bir türlü durulmuyor.

Normal başlayan bir gün acilde sona erdi diye başlayan klişe bir cümle ile giriş yapmayı tercih ederdim ama doğru olan bu değil. Doğru olan günün daha başlangıcında acile koşturduğumuz olur.

Alelade bir sabaha uyandığımızı sanıyoruz. Çay demlenirken önceki gün gelen perdeciden kalan fazla parçaları kaldırmak üzere annem, babamdan yardım rica ediyor; 

bazayı açabilir misin?

Böyle bir günün devamında mutfaktan, Pazar gününe özgü olan patates kızartması kokuları gelmesi, sonrasında Türk filmi izleyerek kahvaltı yapmamız lazım gelir, rutinimiz budur ve ben dediğim gibi rutinleri çok severim.

Ama babam bazayı açarken o üst demirli sunta birden pat! Emniyetinden atıyor ve yavaşça kalkması gerekirken hızla babamın dudağını patlatıyor.

Aynen böyle oluyor. Saniyeler içinde ne olduğunu anlayamadan böyle bir kaza yaşıyoruz. Ben oldum olası bazalardan çok korkarım zaten. Bazanın içine sıkışan çocuk, baza üzerine kapanıp beli kırılan kadınlar gibi haberleri çokça duyduğumdan olsa gerek baza açılacak oldu mu beni bir sinir stres alır. Sonunda da böyle korktuğum başıma geliyor. Babam kalp rahatsızlıklarından dolayı kan sulandırıcı kullandığı için de kanamayı bir türlü durduramıyoruz. Hani kalk diyorum, acile gidiyoruz.



Önce yok ben iyiyim, durur şimdi gibi her zamanki hastalığı reddetme haline girse de sonunda ikna etmeyi başarıyorum. Acilde röntgen çekiliyor, dudağına üç dikiş atıyorlar, sonradan anlıyoruz ki dişi de kırılmış.

Maalesef ki olay bununla nihayete ermiyor.

Acilde dikiş atma vazifesini stajyerlere veriyorlar. Ve stajyerler üç dikiş için bir saatten fazla uğraşıyor. Uğraşırken ne kadar kan akıttıklarını, babamın halini tahmin ediyorsunuzdur. - Stajyerlere de bir şey diyemiyorum sonuçta onlarda öyle böyle bu işi öğrenmek için uğraşıyorlar-

Onlara kızamıyorum doğru, ama babamı o halde görmek, iğnenin dudağından giriş çıkışını izlemek bende önce bir ter boşalması husule getiriyor. Sonra bir yere oturma ihtiyacı hissediyorum. Ama midem de bulanmaya başlayınca lavabo bulayım, elimizi yüzümü yıkayım diye odadan çıkıyorum. Önce gözümün önü kararıyor. Oturacak yer bulamayınca yere çöküveriyorum, develer gibi.

Biraz oturunca tekrar bir kuvvet ayağa kalkıyorum, koridorda ilerliyorum, tekrar yere çöküyorum, yanıma hasta yakınlarından birisi geliyor, iyi misiniz, diyor.

Her şey buraya kadar.

Sonra gözümü açtığımda sedye ile acil müdahale odasına getirmişler. Güler misiniz, ağlar mısınız? Babamı hasta diye getirip kendim hastanelik oluyorum. Kendimden o kadar nefret ediyorum ki bu kadar zayıf tabiatlı olduğum için, babamın yanında olamadığım için... Keşke erkek olsaydım diyorum!

Hemşire tansiyonumu ölçüyor, tabii yerlerde... Girişinizi yaptırsınlar, doktorunuzu çağırayım, diyor. Yok, yok ben iyiyim diyorum, gözlerimin önü kararak babamın yanına ulaşıyorum. O da duymuş bayıldığımı, stajyerler kan tuttuğunu düşünüyorlar. Babam daha önceki bayılma vakıalarını da bildiği için derhal dahiliyeye gitmem gerektiğini düşünüyor.

İşin ilginç yanı daha önce defalarca acile arkadaşlarımı götürdüm, dikiş atılmasını izledim. Hatta bir arkadaşımın başı yarılmıştı, o kadar kanaması vardı ki yani böyle kan slime gibi yapışkan ve uzayarak akıyordu. Çok rahat izlemiştim. Hiç böyle bir şey başıma gelmemişti. Ama sanırım babamın canının yanmasına dayanamadım. Onu böyle görünce elim ayağım döküldü ve gidip geldim.

İşte böyle.
Her şeyin sonunda verilmiş sadakamız varmış, diyoruz. Buna da hamd olsun. 

Kamu spotu kısmına gelirsek; bazalar katil olabilir! Aman dikkat edin.